|
Dikkat eksikliği
hiperaktivite bozukluğu, bireyin yaşına ve gelişim düzeyine
uygun olmayan aşırı hareketlilik, istekleri erteleyememe ve
dikkat sorunlarıyla kendini gösteren psikiyatrik bir
bozukluktur. Bu sorunun üç temel belirtisi vardır: dikkat
eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik.
Dikkat eksikliği,
dikkat süresinin ve yoğunluğunun
bireyin yaşına göre daha az olması durumudur. Dikkat eksikliği
olan birey ayrıntılara dikkat edemez; işte, okulda ve diğer
aktivitelerde dikkatsizce hatalar yapar; oyunlarda ya da verilen
görevlerde dikkati sürdürmekte zorluk çeker; karşısında konuşan
kişiye onu dinliyor izlenimi vermez; kendisine öğretilip,
gösterilmiş olmasına karşın öğretilenleri uygulayamaz, okul
ödevlerini, işyerindeki görevleri ve ev işlerini tamamlayamaz;
yapacağı aktiviteleri sıralayıp, düzene koyamaz; zihin gücü
gerektiren görevlerden (ders yapmak gibi) kaçınır, hoşlanmaz;
çeşitli aktiviteler için gerekli oyuncak, ders araç gereçleri
gibi şeyleri sıkça kaybeder; konu dışı çevresel bir uyaran
dikkatini kolayca çeler; günlük olağan aktivitelere karşı
unutkanlık hali içerisinde olur.
Aşırı hareketlilik (hiperaktivite), bireyin yaşından ve
gelişim düzeyinden beklenmeyecek düzeyde hareketli olmasıdır.
Aşırı hareketliliği olan birey genelde sürekli olarak el ya da
ayaklarını hareket ettirir, yerinde oturamaz veya oturduğu yerde
kıpırdanır. Oturmasının beklendiği ve gerekli olduğu ortamlarda
(sınıfta ders esnasında olduğu gibi) yerini terkedip dolaşır.
Uygunsuz ortamlarda (sınıf, kalabalık mekânlar gibi) koşmak, bir
yerlere tırmanmaya çalışmak gibi davranışlar sergiler. Oyun
oynarken ya da boş vakit aktivitelerinde sessiz bir şekilde
duramaz, ancak gürültü çıkararak bir şeylerle oyalanabilir;
‘sanki bir motor tarafından çalıştırılıyormuşçasına’ hareket
halindedir, genelde çok fazla konuşur.
Dürtüsellik bireyin kendisini kontrol edebilmesinde bir sorunun
olmasıdır. Dürtüselliği olan birey genellikle, kendisine
sorulmakta olan soru tam olarak tamamlanmadan yanıtlamaya
çalışır; herhangi bir şey için sırasını bekleyemez;
çevresindekilerin iznini almadan aniden konuşmaya başlar ya da
oyunlarına katılır, müdahale eder.
Bir kişide dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun
varlığından söz edebilmek için belirtilerin yedi yaştan önce
başlaması, birden fazla ortamda görülmesi, süreklilik arz etmesi
ve kişinin günlük yaşamını etkileyecek boyutta olması gerekir.
Bu tanının konulabilmesi için söz konusu kişide belirtilerin
tümünün olması gerekmez. Bir kişide sadece dikkat sorunları ya
da sadece aşırı hareketlilik-dürtüsellik belirtileri
görülebilir. Kişide var olan belirtilerin türüne göre bu
tiplerden hangisine girdiğine karar verilir.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tanı ve Tedavisi
Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH), her yıl farklı bir
konu temelinde, bağımsız bir Gelişim Değerlendirme Konferansı
düzenlemekte ve bu konferansın sonucunda, konuya ilişkin bir
Ortak Karar ve Teknolojik Değerlendirme Raporu sunmaktadır. Söz
konusu raporlar, konferans süresince gerçekleştirilen bağımsız
panellerin sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu panellerde; (1)
Ortak karar konularıyla ilgili 2 günlük kamu çalışması yapan
araştırmacıların sunumlarına, (2) Konferans katılımcılarının,
kamu çalışmasının parçası olan açık oturumlardaki soru ve
cevaplarına, (3) Panelde ikinci günün sonunda ve üçüncü günün
başında yapılan kapalı müzakerelere yer verilmektedir. Panelin
yapıldığı tarihteki tıbbi bilgiyi yansıtan bu raporlar, panelin
bağımsız beyanları olup, Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin veya
Federal Hükümet’ in yapmış olduğu resmi açıklamalar değildir.
NIH’nin 1998 yılındaki Gelişim Değerlendirme Konferansı, Dikkat
Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) konusuna
ayrılmıştır. Konferansın sonunda sunulan Ortak Karar Raporu’nun
amacı, biyomedikal araştırma ve klinik uygulama çevrelerini,
DEHB tanı ve tedavisiyle ilgili söz konusu konferans
çerçevesinde elde edilen sonuçlara dair bilgilendirmektir.
Rapor, DEHB için etkili tedavilerle ilgili olarak, yazıldığı
tarihteki en son bilgiyi içermekte; Ortak Karar Paneli’nin bu
konularla ilgili ulaştığı sonuçlara ve önerilerine yer vermekte;
buna ek olarak, daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulan alanları
belirlemektedir. Bunlarla sınırlı olmamakla birlikte raporun
hedef klinisyen kitlesi şöyledir: Psikiyatristler, aile
hekimleri, pediatristler, dahiliye uzmanları, nörologlar,
psikologlar ve davranışçı terapistler.
Katılımcılar eyalet yönetimlerine bağlı olmayan, tarafsız 13
panelistten oluşmaktadır. Panelistler arasında psikoloji,
psikiyatri, nöroloji, pediatri, epidemioloji, biyoistatistik ve
eğitim alanında çalışan kişilerin yanısıra yanı sıra halktan
kişiler de vardır. Ek olarak, aynı alanlardan 31 uzman panele
veri sunmuştur ve konferans 1215 kişi tarafından izlenmiştir.
Literatür, Medline [Amerikan Ulusal Tıp Kütüphanesi’nin veri
tabanı] aracılığıyla taranmış ve referansların kapsamlı bir
kaynakçası panele ve konferans izleyicilerine sunulmuştur.
Uzmanlar, literatürden ilgili alıntılara yer veren özetler
hazırlamışlardır. Klinik anektodlara dayalı deneyimlerdense,
bilimsel kanıtlara öncelik tanınmıştır.
Önceden belirlenmiş sorulara yanıtların verildiği panelde
sonuçlar, açık oturumda ve bilimsel literatürde sunulan bilimsel
kanıtlara göre oluşturulmuştur. Panelde önce bir taslak rapor
hazırlanmış; bu raporun tamamı okunmuş ve yorum yapmaları için
okuyuculara ve uzmanlara dağıtılmıştır. Bunun ardından,
birbiriyle çelişen önerilere çözüm getirilmek suretiyle
konferansın sonunda yeni bir rapor oluşturulmuştur. Gözden
geçirilmiş yeni rapor konferanstan birkaç hafta sonra
tamamlanarak yayımlanmıştır.
Sunuş Verileri
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), büyük bir
halk sağlığı problemini temsil eden ve sık tanı alan bir
çocukluk dönemi davranış bozukluğudur. DEHB olan çocuklarda bir
takım bozukluklar görülür ve bu çocuklar akademik performans,
mesleki başarı ve sosyal-duygusal gelişim alanlarında uzun
dönemli sıkıntılar yaşayabilirler. Söz konusu sıkıntılar
bireyler, aileler, okul ve toplum üzerinde derin etkiler
yaratır. DEHB’nin değerlendirme, teşhis ve tedavisindeki
gelişmelere rağmen; bu bozukluk ve tedavisi, özellikle hem kısa
hem de uzun dönemli tedavide psikostimulanların kullanımı
açısından tartışmalı kalmıştır.
DEHB teşhisine özgül bir test bulunmamakla birlikte, bozukluğun
geçerliliğini destekleyen kanıtlar mevcuttur. DEHB’nin farklı
boyutlarına; ve gerek çocukluk gerekse yetişkinlik
biçimlerindeki komorbit durumlara dair daha fazla araştırmaya
ihtiyaç duyulmaktadır.
Rastlantısal klinik denemeler de dahil olmak üzere (bilhassa
kısa dönemli, yaklaşık üç ayı kapsayan) çalışmalar,
stimulanların ve psikososyal tedavilerin DEHB’nin semptomlarını
ve ilgili saldırganlığı azalttığını göstermiştir. Semptomların
tedavisinde stimulanların, psikososyal terapilerden daha etkili
olduğu da belirtilmiştir. Ana semptomların ötesinde istikrarlı
bir gelişme olmadığından ve uzun dönemli (on dört aydan daha
fazla süren) çalışmaların sayısı yetersiz olduğundan; ilaçlar,
davranışçı yöntemler ve bunların kombinasyonları ile ilgili daha
uzun dönemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bununla ilgili
denemeler sürmekle birlikte, şu an için uzun dönem tedavisine
yönelik kesin çözüm önerileri mevcut değildir.
Toplumda ve hekimler arasında psikostimulanların kullanımıyla
ilgili pek çok yorum mevcuttur; ancak hangi DEHB`li hastanın
psikostimulanla tedavi edilmesi gerektiğine dair fikir birliğine
varılmış değildir. Bu problemler daha gelişkin
değerlendirmelere, tedavi tekniklerine ve DEHB hastalarının uzun
süre izlendiği çalışmalara olan ihtiyacı göstermektedir. Daha
istikrarlı teşhis prosedürlerine ve uygulama kılavuzlarına sahip
olmamız son derece önemlidir. Bunun da ötesinde sosyal
güvencenin olmaması DEHB`nin uygun teşhis ve tedavisini
engellemektedir. Buna eğitim hizmetlerindeki eksiklikler de
eklenince, toplum için uzun dönemli kayda değer bedeller ve
mühim engeller ortaya çıkmaktadır.
Sonuç olarak,
DEHB’yle ilgili yıllarca süren klinik
araştırmalar ve deneyimlerden sonra, DEHB’nin nedeni ya da
nedenlerine dair bilgimiz hâlâ büyük oranda tahmin
niteliğindedir. Bu nedenle DEHB`nin engellenmesiyle ilgili
yazılı stratejilerimiz bulunmamaktadır.
Giriş
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk
döneminde en yaygın olarak teşhis edilen davranış bozukluğudur.
Bu bozukluğun, okul çocuklarının yüzde 3-5’ini etkilediği tahmin
edilmektedir. Ana semptomları; dikkat ve konsantrasyon
seviyesinin, dikkatin dağılma durumunun ve dürtüselliğin çocuğun
gelişimsel durumuna uygunluk göstermemesidir. DEHB’li çocuklarda
ev, okul yaşantılarından, yaşıtları ile ilişkilerine dek pek çok
alana yayılan fonksiyonal bozukluklar görülür. DEHB’nin akademik
performans, mesleki başarı ve sosyal-duygusal gelişim
alanlarında uzun dönemli olumsuz etkileri vardır.
DEHB’li çocuk ve yetişkinlerin değerlendirilmesi, tanılanması ve
tedavisindeki ilerlemelere rağmen, bozukluğun kendisi oldukça
tartışmalıdır. DEHB ile ilgili farklı ve çelişik fikirler
ailelerde, bakıcılarda, eğitimcilerde ve devlet kurumlarında
kafa karışıklığına neden olmaktadır. Bozukluğun varlığına dair
yapılan tanımların geçerliğine, bozukluğun güvenilir bir şekilde
tanılanıp tanılanamayacağına ve eğer tedavi uygulanacaksa, en
etkili tedavi yönteminin hangisi olduğuna dair ortaya atılan
sorular tartışma yaratmaktadır.
DEHB’ye ilişkin en büyük tartışmalardan biri, tedavide
psikostimulanların kullanılmasıyla ilgilidir. Amfetamin,
metilfenidat ve pemolin içeren psikostimulanlar grubu en sık
kullanılan ve üzerinde en fazla araştırma yapılanlardır.
Psikostimulanlara ulaşmak gayet kolaydır ve doktorlar tarafından
giderek daha sık yazılmaktadırlar, bu nedenle psikostimulanların
aşırı ve kötüye kullanılma potansiyelleri vardır.
İki buçuk günlük bu konferans halktan temsilcilerin yanısıra,
ilgili tıbbi araştırmalarda ve sağlık hizmetlerinde çalışan,
ulusal ve uluslararası düzeyde, pek çok uzmanı bir araya
getirmiştir.
Bir buçuk günlük sunumların ve izleyicilerle yapılan
tartışmaların sonunda; Pittsburgh Üniversitesi, Psikiyatri Bölüm
Başkanı Dr. David J. Kupfer başkanlığındaki eyalet yönetimine
bağlı olmayan bağımsız panel grubu, bilimsel kanıtlara ağırlık
vererek taslak bir rapor hazırladı. Bu rapor üçüncü gün
izleyicilere sunuldu. Rapor, aşağıdaki temel sorulara gönderme
yapmıştır:
1- DEHB’nin bir bozukluk olduğunu destekleyen bilimsel
kanıtlar nelerdir?
2- DEHB’ye yönelik etkili tedavi yöntemleri nelerdir?
3- Stimulan ilaçların ve diğer tedavi yöntemlerinin içerdiği
riskler nelerdir?
4- Tanı koyma ve tedaviye yönelik mevcut uygulamalar nelerdir;
ve uygun tanı koyma, değerlendirme yapma ve müdahalede
bulunmanın önündeki engeller nelerdir?
5- Gelecekteki araştırmaların yönelimi nedir?
Bu konferansın ana sponsorları şu kurumlardır: İlaç Suiistimali
Ulusal Enstitüsü, Akıl Sağlığı Ulusal Enstitüsü ve Ulusal Sağlık
Enstitüleri (NIH) Tıbbi Uygulamaları Araştırma Dairesi.
Konferansa katkıda bulunan kurumlar: Çevre Sağlığı Bilimleri
Ulusal Enstitüsü, Çocuk Sağlığı ve Gelişimi Ulusal Enstitüsü,
ABD Gıda ve İlaç İdaresi ve Özel Eğitim Programları Dairesi, ABD
Eğitim Bölümü.
1- DEHB’nin Bir Bozukluk Olduğunu Destekleyen Bilimsel
Kanıtlar Nelerdir?
DEHB’nin tanısı; iyi test edilmiş, tanıya yönelik görüşme
metodları kullanılarak güvenli bir şekilde yapılabilmektedir.
Buna rağmen halen DEHB’ye yönelik özgül ve geçerli bir test
yoktur. Araştırmalar DEHB’nin kaynağını merkezi sinir sistemi
olarak göstermektedir. Fakat yine de DEHB’nin bir beyin
rahatsızlığı olduğunu söylemek için daha fazla araştırma
yapılması gerekmektedir. Bu durum sadece DEHB için değil,
şizofreniyi de içeren pek çok psikiyatrik rahatsızlık için
geçerlidir. DEHB’nin geçerliğini destekleyen kanıtlar arasında;
uzun dönemli gelişimsel seyrini, benzer risk faktörlerini ortaya
çıkaran kültürler arası incelemeleri, DEHB’nin aynı aile içinde
ortaya çıkma oranını (genetik veya çevresel olabilir) ve
kalıtsal olma niteliğini sayabiliriz.
Bu durumun bir bozukluk olarak geçerliğinin sağlanması için ek
olarak şunların yapılması gerekmektedir: vakaların dikkatlice
tanımlanması, spesifik tanı kriterlerinin kullanılması, uzun
süreli izleme çalışmalarının çoğaltılması, (ikiz vakaları ve
evlat edinilmiş çocuk vakaları da dahil olmak üzere) ailevi
araştırmaların yapılması, epidemiolojik araştırmaların ve uzun
dönemli tedavi araştırmalarının gerçekleştirilmesi. Bu
araştırmalarda mümkün olduğu ölçüde, çeşitli kontrol gruplarına
yer verilmelidir ve bu gruplar normal bireyler kadar diğer
klinik rahatsızlıkları olan bireyleri de içermelidir. Bu tür
çalışmalar, farklı sonuçlarla bağlantılı olabilecek alt gruplara
dair; farklı tedavilere verilen yanıtlara dair; ailevi
nitelikler ve hastalıklarla ilişkili farklı modellere dair
varsayımlar sunabilir.
DEHB’nin tanısına yönelik öne sürülen belli tartışma konuları,
tanı yöntemlerinin bilimsel geçerliğini kabul etmek için daha
fazla araştırmaya gereksinim olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Bozukluğu teşhis eden klinisyenler; normal nüfus içinde yer
alan ve dikkat eksikliğiyle süreğen hareketliliğin pek çok
kanıtını gösteren bir yüzdeyi dikkate almakla ve onları hasta
kişiler olarak etiketlemekle eleştirilirler. Gerçekte, DEHB
belirtilerinin, genel nüfus içindeki çift kutuplu bir dağılımı
mı, yoksa belli niteliklerin bütünlüklü gelişiminin bir ucunu mu
temsil ettiği belli değildir. Bu sadece DEHB için değil,
hipertansiyon, hipolipidemi gibi genel popülasyon içinde
süregelen, ancak tanı ve tedavileri kanıtlanmış olan diğer tıbbi
tanılar için de geçerlidir. Öte yandan tanıyla ilgili
problemler, bu durumu diğer davranışsal sorunlardan ayırmayı ve
normal nüfusla DEHB’li olanlar arasındaki uygun sınırı
belirlemeyi içerir.
DEHB yalıtılmış bir hastalık olarak tanımlanamaz ve komorbit
durumlar (birlikte varolan koşullar), araştırmaya yönelik
çalışmaları karmaşıklaştırabilir; bu nedenle araştırma
bulgularında bazı tutarsızlıklar ortaya çıkabilir.
ABD’de DEHB’nin yaygınlığının yüzde 3-5 arasında olduğu
tahmin edilmesine rağmen araştırmalar bu oranın daha yüksek
olduğunu göstermiştir. Başka ülkeler için verilen raporlarda bu
oran çok daha düşüktür. Bu durum, DEHB’ye dair daha iyi tanımla,
farklı popülasyonlar içinde bozukluğun daha eksiksiz bir şekilde
araştırılmasına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır.
DEHB’nin bütün tanı kriterleri küçük çocukların tanısı için
düzenlenmiş, fakat daha büyük çocuklar ve yetişkinler için
uyarlanmamıştır. Bu nedenle bu bireylerin tanısını
kolaylaştırmak için kriterlerin uygun bir şekilde gözden
geçirilmesi teşvik edilmelidir.
Özet olarak,
açık olarak kabul gören semptomlar ve bozukluğu
tanımlayan davranışsal karakteristikler açısından DEHB’nin bir
bozukluk olarak tanılanmasında geçerlik mevcuttur.
2- DEHB’ye Yönelik Etkili Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
DEHB için çok çeşitli tedaviler uygulanmaktadır. Bunların
arasında psikotropik ilaç tedavilerini, psiko-sosyal tedaviyi,
diyete dayalı tedavileri, bitkisel ve homeopatik tedavileri,
biofeedback, meditasyon ve algısal uyarım/eğitim tedavilerini
sayabiliriz. Fakat kullanılan yöntemler bunlarla sınırlı
değildir. Bu tedavi stratejileri arasında üzerinde en çok
durulanlar, stimulan ilaç kullanımı ve psiko-sosyal
tedavilerdir. DEHB’de ilaç kullanımının ve psiko-sosyal
tedavilerin faydalarına yönelik çalışmalar, esas olarak, DSM-IV’deki
birleşik tipe denk düşen, Dikkatsizlik ve Hiperaktivite/Dürtüsellik
kriterlerini karşılayan duruma odaklanmıştır. Yakın zamana kadar
yapılmış olan çoğu rastlantısal klinik çalışmalar, kısa
dönemlidir ve yaklaşık üç ayı kapsamaktadır. Sonuç itibariyle bu
çalışmalar DEHB tedavilerinde stimulanların ve psiko-sosyal
tedavilerin yararlarını, hatta stimulanların psiko-sosyal
tedavilere üstünlüğünü desteklemektedir. Bununla birlikte
stimulanların ve psiko-sosyal tedavilerin yıllarca süren
uygulamalarını test eden, uzun süreli çalışmalar mevcut
değildir. İlaçla tedavi edilmiş olan DEHB’li bireylerin –eğitim
ve meslek alanındaki gelişmeleri, diğer sosyal alanlardaki
fonksiyonları, suça karışıp karışmamaları açısından- uzun
dönemde yaşadıklarına dair bilgi sahibi değiliz.
Stimulanlarla yapılan kısa dönemli tedaviler, DEHB’li çocuklarda
metilfenidat (MPH), dekstroamfetamin ve pemolin kullanımının
faydasını desteklemektedir. Ortalamaya bakıldığında bu
stimulanlar arasında pek bir fark bulunmamıştır. Buna rağmen MPH,
stimulanlar içinde en çok araştırılan ve en sık kullanılandır.
Bu kısa dönemli tedavilerin, ilaç alımı sürdüğü müddetçe,
DEHB’nin tanımlayıcı semptomları ve DEHB’ye bağlı saldırganlık
üzerinde faydalı olduğu görülmüştür. Bununla beraber stimulan
tedavileri, davranış problemlerinin tümünü “normalize”
edemeyebilir ve bu çocuklar, tedavi altında iken, normal
çocuklardan daha üst düzeyde davranış problemi sergileyebilir.
Esas semptomlarda düzelme olmasına rağmen akademik başarı ve
sosyal becerilerde çok az bir ilerleme olduğunu gösteren,
durumla ilgili tutarlı bulgular mevcuttur.
DEHB semptomlarının aile ve öğretmenler tarafından izlendiği,
anti depresanlarla ilgili kısa dönemli çeşitli çalışmalar,
desipraminin plasebo aracılığıyla olumlu etkileri olduğunu
göstermiştir. İmipraminin etkileri üzerine yapılan
araştırmaların sonuçları tutarsızdır. DEHB’yi tedavi etmek için
birçok psikotropik ilaç kullanılıyor olmakla birlikte, bu
çalışmalardan çıkan veriler, söz konusu ilaçların etkinliği
hakkında bir karara varmaya imkan tanımaz.
DEHB’nin psiko-sosyal tedavisi, olası baş etme yöntemleri
(örneğin puan/marka ödül sistemleri, mola, tepki bedeli) gibi
pek çok davranışçı stratejiyi içerir. Olası baş etme yöntemleri
tipik olarak sınıflarda; (aileye, çocuğuyla başetme
becerilerinin öğretildiği) aile eğitiminde; (aileye, öğretmene
ya da her ikisine birden olası baş etme yöntemlerinin
öğretildiği) davranışçı terapide ve (kendini gözleme, sözel
olarak kendi kendine komut verme, problem çözme stratejileri,
benlik algısını kuvvetlendirme gibi yetilerin kazandırıldığı)
bilişsel-davranışçı tedavide uygulanır. Bilişsel-davranışçı
tedavinin DEHB’li çocuklarda yararlı etkileri görülmemiştir. Tam
tersine, davranışçı terapinin, aile eğitiminin ve olası baş etme
yöntemlerinin olumlu etkileri görülmüştür. DEHB’li çocuklarda
birebir yoğun müdahalelerle, temel yürütücü işlevlerde olumlu
iyileşmeler kaydedilmiştir. Bununla birlikte, ne bu yoğun
müdahalelerin tek başına kullanıldığı durumlarda, ne de onların
ilaç tedavisiyle kombine edildiği biçimlerde, hiçbir
rastlantısal kontrol denemesi uygulanmamıştır. Stimulan
kullanımının psiko-sosyal tedavilerle karşılaştırıldığı
araştırmalarda, istikrarlı bir şekilde, stimulanların çok daha
büyük bir yararlık gösterdiği rapor edilmiştir.
Elde edilen veriler; sistematik titrasyon ve yoğun takip
yöntemleri dahilinde yaklaşık bir yıl süreyle uygulanan ilaç
tedavisinin, DEHB’nin ana semptomları (dikkatsizlik,
hiperaktivite / dürtüsellik, saldırganlık) üzerinde, yoğun bir
davranışçı tedaviye göre daha üstün olduğunu düşündürmektedir.
İlaç tedavisinin ve davranış tedavisinin bir arada kullanılması,
yalnız ilaç tedavisinin kullanıldığı duruma oranla küçük bir
avantaj sağlar. Fakat kombine tedaviler sosyal becerilerin
gelişmesini sağlamış; aileler ve öğretmenler bu tedaviyi daha
uygun bulmuştur. Hem sistematik olarak uygulanan (ve düzenli
olarak izlenen) ilaç tedavisi, hem de kombine tedaviler, çoğu
zaman stimulan kullanmayı da kapsayan toplum içindeki rutin
bakıma göre üstünlük taşımaktadır. Davranış tedavisi açısından
olası önemli bir avantaj, stimulanların dozunun azalmasıyla
yürütücü işlevlerdeki ilerleme olasılığıdır. Bu olasılık test
edilmemiştir.
DEHB için kullanılan çok sayıdaki diğer müdahalenin uzun bir
geçmişi vardır. Bunların arasında diyetin değiştirilmesini, bazı
besinlerin çıkarılıp bazılarının eklenmesini; çeşitli vitamin,
mineral ya da bitkilere dayanan rejimleri; biofeedback’i;
algısal uyarıcıları ve başka pek çoğunu sayabiliriz. Bu
müdahaleler yoğun ilgi görmüş ve çeşitli stratejileri kullanan
kontrollü ve kontrolsüz bazı çalışmalar yapılmış olmasına
rağmen, bu müdahalelerle ilgili deneysel kanıtlar değişkendir;
iyi kontrollü denemeler olduğu gibi hiç verinin olmadığı
denemeler de mevcuttur. Diyet eleme stratejilerinin bazılarının
verdiği ilgi çekici sonuçlar, gelecekteki araştırmalarda bu
konuya yer verilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
DEHB’nin tedavisiyle ilgili şu an mevcut deneysel literatür, en
azından beş mühim soruyu cevaplayamamaktadır. İlk olarak,
stimulanların ve psiko-sosyal tedavilerin kombine edildiği
durumda, stimulan dozunun azalması ile yürütücü işlevlerin iyiye
gidip gitmediği belirlenememiştir. İkincisi, kızların yüksek bir
yüzdesini içerme ihtimali taşıyan, dikkatsizliğin önde geldiği
tipteki DEHB’nin tedavisine dair hiç bir veri yoktur. Üçüncüsü,
DEHB olan genç ve yetişkinlerin tedavileriyle ilgili kesin
veriler yoktur. Dördüncüsü, süreğen bir rahatsızlık olarak kabul
edilen bu bozukluğun uzun süreli (bir yıldan daha uzun süren)
tedavisiyle ilgili bilgi yoktur. Son olarak, DEHB ile ilişkili
bilişsel problemlere dair eldeki kanıtlar (hafızanın
işleyişindeki yetersizlikler, dille ilgili yetersizlikler ve
bugün geçerli olan tedavilerin akademik başarıyı sağlayamıyor
oluşu); bu zayıflıklara odaklanan uygulama ve geliştirme
yöntemlerine ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
3. Stimulan Kullanımının ve Diğer Tedavilerin Riskleri
Nelerdir?
Psikostimulanların uzun dönem kullanımıyla ilgili çok az bilgi
olmakla birlikte dikkatli terapötik kullanımın zararlı olduğunu
gösteren kati deliller bulunmamaktadır. İlaç kullanımıyla
görülen aksi tesirler, çoğunlukla ilacın dozuyla ilgilidir.
Makul dozlarda ise iştahta azalma ve uykusuzluk görülebilir. Bu
yan etkiler tedavinin başlarında ortaya çıkar ve ilaç alımı
sürdükçe azalabilir. Fiziksel gelişim hızı olumsuz
etkilenebilir; ancak ulaşılan nihai boy ölçüsünün değişmediği
sanılmaktadır.
Psikostimulanların kötüye kullanılma potansiyeli taşıdığı
bilinen bir gerçektir. Çok yüksek dozlarda alınan
psikostimulanlar, özellikle amfetaminler, merkezi sinir sistemi
hasarına, kardiyovasküler hasara ve hipertansiyona yol açabilir.
Bununla birlikte, yüksek dozların kompulsif davranışlarla ve
-eğilimli bireylerde- hareket bozukluklarıyla ilişkisi olduğu
saptanmıştır. Yüksek dozlarla tedavi gören çocuk ve
yetişkinlerin küçük bir grubunda halüsinojenik tepkilere
rastlanmıştır. Psikostimulanlar dışında, DEHB için kullanılan
ilaçların da kendi yan etkileri mevcuttur: tricyclic
antidepresanlar, kalp ritminde bozukluğa; yüksek dozda alınan
bupropion, nöbetlere; pemoline ise karaciğer hasarına yol
açabilir.
Hekimler tarafından yapılan değerlendirme ve izleme
çalışmalarının seviyelerinde ciddi çeşitlilik görülür. Bu
çeşitlilik, ilaç yazma uygulamalarındaki önemli farklılıklara da
katkıda bulunuyor olabilir. İlaçla tedavinin her türü için, ama
özellikle yüksek dozlarda psikostimulan tedavisi için, yeterli
izleme çalışmalarının yapılması şarttır.
Çocukluk dönemi DEHB ile yüksek uyuşturucu ve sigara kullanımı
riski arasında ilişki bulunmuştur (bak. Madde 2). Ancak mevcut
çalışmalar, psikostimulan kullanımının bu riski azalttığı veya
arttırdığı yolunda çelişkili bulgular sunmaktadır. Gözlem veri
tabanlarından yapılan çıkarımların en önemli sınırlılıklarını;
stimulan ilaç tedavisinin, DEHB’nin teşhis ve şiddetinin, ve
birlikte var olan durumların etkilerinin bağımsız olarak
incelenmemesi oluşturur
Stimulan ilaçlara erişilebilirliğin artması toplum için risk
oluşturabilir. İlaca erişilebilirlik ilacın fazla tedarik
edilmesine yol açabilir. Bunun sonucunda ortaya çıkan ihtiyaç
harici kullanıma dair bilgimiz yoktur. İlacın şu anki üretim
seviyesinin, kötüye kullanım üzerinde önemli bir etkisi olduğuna
dair az delil bulunmakla birlikte, lise öğrencileri arasında
stimulanların kullanımı ve kötüye kullanımı ile ilgili ulusal
indeks denetlemelerinde tetikte olmakta fayda vardır. Bu
indekslerden biri Uyuşturucu Kullanımı Uyarı Ağı ( DAWN) dır.
4- Tanı Koyma Ve Tedaviye Yönelik Mevcut Uygulamalar
Nelerdir; Ve Uygun Tanı Koyma, Değerlendirme Yapma Ve Müdahalede
Bulunmanın Önündeki Engeller Nelerdir?
Amerikan Çocuk ve Ergen Psikiyatri Akademisi, DEHB`nin
değerlendirilmesi ve tedavisi için uygulama parametreleri
yayımlamıştır. Amerikan Pediatri Derneği, pediatristler için
parametreler belirlemek amacıyla bir alt kurul oluşturmuş olsa
da söz konusu kılavuzlar günümüzde ulaşılabilir değildir. Çocuk
doktorları, aile hekimleri, çocuk nörologları, psikologlar ve
psikiyatristler, pek çok DEHB`li çocuğun değerlendirilmesinden,
tanısının konmasından ve tedavi edilmesinden sorumlu olan
kişilerdir. Bu uzman türleri arasında, DEHB tanısı koyma sıklığı
açısından büyük bir çeşitlilik bulunmaktadır. Veriler,
psikiyatristler veya pediatristlerle karşılaştırıldığında aile
hekimlerinin daha çabuk teşhis koyduklarını ve onlara kıyasla
daha sık ilaç yazdıklarını göstermektedir. Bu kısmen, teşhis
koyarken daha az zamana sahip olmalarıyla bağlantılı olabilir.
Bazı pratisyenler hatalı bir şekilde, ilaca verilen tepkiyi
teşhis kriteri olarak kullanmakta ve çocuk doktorları, komorbit
bozuklukları tanımakta sıkıntı çekmektedirler. Bazı
pratisyenlerin ilaç yazmadaki çabukluğu, eğitimsel müdahalelerin
uygulanması ihtimalini azaltıyor olabilir.
Çocukların teşhislerinin bazen abartıyla bazense azımsanarak
konması, teşhislerde tutarsızlığa yol açabilir. Yine de bu,
uygun talimatlara bağlı kalarak konan teşhisin geçerliliğini
etkilemez. Bazı pratisyenler, düzenlenmiş ebeveyn anketlerini,
dereceli ölçekleri ya da öğretmenden veya okuldan alınan bilgiyi
kullanmaz. Çocuk doktorları, aile hekimleri ve psikiyatristler
öğretmenden alınan bilgidense ebeveynden alınan bilgiye
güvenmektedirler. Bunun sonucunda, gelişimsel veya eğitimsel
(okul temelli) değerlendirmelerle, sağlıkla ilişkili (tıbbi
uygulama temelli) hizmetler arasında bir “kopukluk” ortaya
çıkmaktadır. Teşhisi koyan kişilerle, okullarda tedaviyi
uygulayan ve denetleyenler arasında çoğu zaman yetersiz iletişim
bulunmaktadır. Buna ek olarak takip etme yetersiz ve bölünmüş
olabilir. Denetlemeyi güvenceye almak ve terapinin herhangi bir
ters etkisini erken saptamak açısından bunun önemi büyüktür.
Ebeveynler, öğretmenler, okul psikologları ve diğer akıl sağlığı
uzmanlarından oluşan bir ekip anlayışıyla oluşturulan okul
temelli kliniklerin varlığı, bu engelleri kaldırmak,
değerlendirme ve tedaviye ulaşmak için bir yol olabilir. İdeal
olan, danışmaya yeterli zaman ayırabilen pratisyenlerin, buna
benzer okul ekipleriyle birlikte uygun değerlendirmeyi yapıp,
tanı koymasıdır; ancak bu kişiler, gerekli gördüklerinde, akıl
sağlığı uzmanlarının veya diğer uzmanların görüşlerine
başvurabilmelidir.
Uygun tanı koyma, değerlendirme yapma ve müdahalede bulunmanın
önündeki engeller nelerdir?
Çalışmalar, uygun tanı koyma, değerlendirme yapma ve tedavi
etmenin önünde bir takım engeller olduğunu göstermiştir. Tanı
koyma ve değerlendirme yapmanın önündeki engeller, merkezi
tarama programlarının akıl sağlığı hizmetlerine erişimi
sınırlandırdığı durumlarda ortaya çıkmaktadır. Psikolojik veya
psikiyatrik değerlendirmeler, davranış değiştirme eğitimleri,
okul danışmanlığı, aile yönlendirmesi ve diğer özel çalışmalar
için sosyal güvence desteğinin olmayışı, DEHB’nin doğru
sınıflandırılması, teşhisi ve ele alınışı önünde ciddi bir engel
oluşturmaktadır. Hizmetlerin belli sağlık sigortaları veya
benzeri bir güvence tarafından karşılanması yerine ödemelerin
aileler tarafından yapılması, teşhis sonuçları ile ilgili ciddi
mali sıkıntılar yaratmaktadır. Ailelere sunulan birçok sigorta
poliçesine akıl sağlığı ile ilgili konular dahil edilmediği
gibi, ilaç haricindeki tedavi yöntemlerine erişim ciddi bir
şekilde sınırlandırılmıştır. Sigorta planlarında, akıl sağlığı
ile ilgili konuları da kapsayan bir düzenlemeye gidilmesi
şarttır. Bir diğer mali konu ise, özellikle DEHB için özel
eğitim kategorisine ayrılmış fonun olmamasıdır; bu da, sözkonusu
öğrencileri hak ettikleri hizmetlerden mahrum bırakmaktadır.
Günümüzde, özel eğitim haricinde hizmet alan DEHB’li çocukları
takip etme ve değerlendirme sistemi mevcut değildir. Bu durum
eğitim ve akıl sağlığı hizmet kaynaklarında, özel eğitim
hizmetleri ile ilgili sorumluluk karmaşasına yol açmaktadır.
Cinsiyete, ırka, sosyoekonomik faktörlere ve DEHB’nin tanısını
koyup, değerlendirmesini yapan hekimlerin coğrafi dağılımına
bağlı engeller de bulunmaktadır.
Diğer önemli engeller hastalar, aileler ve klinisyenler
tarafından algılananlardır. Bu tip engeller arasında şunları
sayabiliriz: bilgi eksikliği, ilaç kullanımıyla ilgili kaygılar,
ebeveyn haklarının kaybedilmesi, profesyonellere karşı duyulan
korkular, sosyal olarak damgalanmak, tedavi yolları aramayla
ilgili ailelerden ve arkadaşlardan gelen olumsuz baskılar,
ayrıca iş ile askerliğin riske girmesiyle ilgili kaygılar.
Sağlık hizmetleri sağlayanlar içinse uzman yokluğu ve -yukarda
belirtildiği üzere- sosyal güvence sağlamakla ilgili güçlükler,
ciddi engellerdir.
5- Gelecekteki Araştırmaların Yönelimi Nedir?
DEHB’yi daha iyi tanımlayabilmek için temel bir araştırma
gereklidir. Bu araştırma şunları içerir: (1) DEHB’de
dikkat/dikkatsizlik, bilişsel gelişim ve bilişsel süreçlerle
ilgili çalışmalar ve (2) ilaç kullanımına başlamadan önce
yapılacak olan beyin görüntüleme çalışmaları ve bireyin gençlik
döneminden orta yaşlarına dek takibi.
Gelecekteki araştırmalar, bu bozukluğun farklı yönlerini ve
gerek çocukluk gerekse yetişkinlik döneminde bozuklukla beraber
görülen durumları (komorbidite) dikkate alarak yürütülmelidir.
Bu nedenle, yaşa ve cinsiyete özel standardize edilmiş teşhis
kriterlerinin incelenmesi önemli bir araştırma gereksinimidir.
DEHB’nin etkisi belirlenmelidir. Bu yönde araştırmalar şunları
içermelidir: (1) 20 yaşın üzerindeki DEHB’lilerin,
yetişkinlerden oluşan toplum, aile ve bireyler üzerinde yaptığı
etkinin ciddiyeti ve bu etkinin yapısı, (2) DEHB’li çocukların
teşhis ve tedavisi için gerekli mali bedelin belirlenmesi.
Daha sistemli bir tedavi stratejisi geliştirmek için ek
çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmalar içinde şunlar
yer alır:
- Dikkatsizliğin önde geldiği tiple ilgili çalışmalar;
Hiperaktivite ve dürtüselliğin önde geldiği alt tiplerle
karşılaştırıldığında, bu tip içinde kızların daha yüksek oranda
bulunma ihtimali olduğundan.
- Uzun dönemli tedavi (1 yıldan daha uzun süre devam eden
tedavi) çalışmaları; bozukluğun süreklilik içeren doğası
yüzünden.
- Psikostimulanlarla tedaviyle geçen çocukluk dönemi ile
ilişkili geleceğe yönelik (yetişkinliğe kadar süren) kontrol
çalışmaları, riskleri ve yararları saptamak için.
- Psikotropik terapinin, bilişsel işleyiş ve okul performansına
olan etkilerini belirlemek üzere çalışmalar.
- Eğitsel tedavilerin DEHB’li çocukların akademik başarıları
üzerindeki etkilerini araştıran çalışmalar.
- Stimulanlarla psikososyal tedavilerin kombine edilmesinin,
stimulanların dozu düşürüldüğünde fonksiyonları arttırıp
arttırmadığını belirleyen çalışmalar.
- 5 yaşından küçük çocukların stimulanlarla tedavisiyle ilgili
riskleri ve yararları belirleyen çalışmalar.
- Ergenlerde ve yetişkinlerde farklı stimulanların etkileriyle
ilgili çalışmalar.
Tanı ve tedaviyi bütünleştiren programlar geliştirmek için daha
büyük çaba sarfedilmelidir. Bu programlar şunları içerir :
DEHB’li çocuklara uygun özel programları tanıyıp, bu
programları hazırlayabilmeleri için, öğretmenlere eğitim
yöntemlerini gösteren model projeler.
Sınıf stratejilerinin, çeşitlilik bakımından daha geniş bir
öğrenci grubuna hitap edecek şekilde yürütülmesi ve böylece DEHB
ile ilgili referans gösterme ve teşhis koyma ihtiyacının
azaltılması.
DEHB’li bireylerin ortaöğretim sırasında ne derece hizmet
aldıklarının belirlenmesi; ve eğer belli bir hizmet alıyorlarsa
bunun nerede, hangi koşullarda gerçekleştiğinin ve başarı
düzeylerinin belirlenmesi.
Sonuçlar
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu veya DEHB, büyük bir
halk sağlığı problemi oluşturan ve tanısı sık konan bir çocukluk
dönemi davranış bozukluğudur. DEHB’li çocuklar, birçok farklı
alanda bu bozukluktan kaynaklanan zorluklar ve eksiklikler
yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Bu çocuklar akademik
performanslarında, mesleki başarılarında ve sosyal-duygusal
gelişimlerinde de uzun dönemli ters etkiler yaşayabilirler.
DEHB’nin değerlendirilmesinde, teşhisinde ve tedavisinde
ilerlemeler olmasına rağmen, bu bozukluk ve tedavisi kamu ve
özel sektördeki birçok alanda tartışmalıdır. DEHB ile ilgili en
büyük çelişki, gerek kısa dönem gerekse uzun dönemli tedavide
psikostimulanların kullanımıyla ilgili olmaya devam etmektedir.
DEHB’nin teşhisi için özgül bir test bulunmamakla birlikte bu
bozukluğun geçerliliğini destekleyen kanıtlar mevcuttur.
Gelecekteki araştırmalar, DEHB’nin farklı yönlerine olduğu
kadar, gerek çocukluk gerekse yetişkinlik DEHB’sindeki komorbit
durumlara da yönelik olmalıdır. Bu sebeple, yaşa ve cinsiyete
özel standardize teşhis kriterleriyle ilgili araştırmalara
ihtiyaç duyulmaktadır.
DEHB’nin bireyler, aileler, okullar ve toplum üzerindeki etkisi
derindir ve bu konuya acil olarak dikkat çekilmesi
gerekmektedir. Gerek sağlık hizmetleri gerekse sosyal
hizmetlerle ilgili kaynakların önemli bir kısmı şu anda DEHB’li
bireylere tahsis edilmiştir. Verilen hizmetler çoğunlukla
entegre değildir. DEHB’li bireyler için, daha iyi maliyet
verilerine dayanan, entegre bakım modellerine yol açacak kaynak
tahsisleri yapılmalıdır.
DHEB için etkili tedaviler öncelikle kısa dönemli (yaklaşık üç
ay) olarak değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar (rastlantısal
klinik denemeler de dahil olmak üzere), stimulanların ve
psikososyal tedavilerin DEHB’nin semptomlarını ve buna bağlı
olan saldırganlığı hafifletmek yönündeki etkisini göstermiş; ve
bu semptomların tedavisinde stimulanların psikososyal
tedavilerden daha etkili olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ana
semptomların ötesinde istikrarlı bir gelişmenin görülmemesi,
farklı yaklaşımlardan yararlanan tedavi stratejilerine olan
ihtiyaca işaret etmektedir. Bugün elimizde on dört aydan daha
uzun süreli tedavilerle ilgili yeterli veri yoktur. İlaç
kullanımıyla davranışçı modelleri kombine eden denemeler
üzerinde çalışılmakta, ancak uzun dönemli tedavi için sonuç
odaklı öneriler kolay yapılamamaktadır.
Tedavinin, özellikle de stimulan ilaç kullanımının riskleri,
üzerinde çok durulan bir konudur. Hangi DEHB`li hastanın
psikostimulanla tedavi edilmesi gerektiğine dair, hekimler
arasında bir fikir birliği yoktur. Dikkat/Aktivite indeks
ölçülerine göre farklı düzeylerde ve tiplerde problemleri olan
hastalar (hatta belki hiç problemi olmayan bireyler bile),
stimulan tedavisinden fayda görebilirler. Buna rağmen elimizde
şu soruyu yanıtlayacak kanıt yoktur: Psikostimulan terapinin
taşıdığı riskin, yararlarıyla karşılaştırıldığında daha önemsiz
kalacağı uygun teşhis eşiği nedir?
İlaç kullanımına dair potansiyel risklerin varolan teşhis ve
tedavi uygulamalarıyla birleşmesi, sağlık hizmetleri sektörünün
uygun değerlendirme, tedavi ve takip süreciyle ilgili daha
farkındalıklı bir bakış geliştirmesi gerekliliğini ortaya
koymaktadır. Daha istikrarlı teşhis prosedürlerinin ve uygulama
kılavuzlarının varlığı son derece önem kazanmaktadır.
Değerlendirme yapma ve müdahalede bulunmanın önünde bugün mevcut
olan engeller, sağlık ve eğitim sektörlerinden
kaynaklanmaktadır. Hizmetlere erişme ve bu hizmetleri finansal
olarak karşılayabilme yönünde sıkıntı yaratan malumat ve eğitim
eksikliğinin önüne geçilmelidir.
Sonuç itibariyle; DEHB’yle ilgili yıllar süren klinik
araştırmalar ve deneyimlerin ardından, DEHB’nin nedeni veya
nedenleri ile ilgili bilgilerimiz tahmin düzeyinde kalmaktadır.
Bu sebeple, DEHB’nin engellenmesiyle ilgili stratejilere sahip
değiliz.
|